
“Ölüm dediğin nedir ki gülüm. Ben senin için yaşamayı seçmişim” der Polat Alemdar. Racon değil kafa kesmek, akabinde kafaya sıkmak bir anlamda bu mafya dizisiyle yerleşti içimize. Akabinde memleket kocaman bir ÇUKUR’a düştü, burnumuzda boktan kurtulmadı. Her önüne gelenin beline silah takma modası da böylelikle daha da bir pik seviyelere tırmandı.
Verilere göre Türkiye, Avrupa Birliği ülkeleri arasında cinayet oranlarında en yüksek üçüncü ülke. Her yıl ortalama 5 bin kişi bireysel silahlarla hayatını kaybediyor. Bu küçük çaplı bir savaş demek.
1994 yılında polislik mesleğinin kapısından döndüm. Nasip kısmet işte. O zamanlar polis olmak için polis okullarında 2 yıllık sıkı bir eğitimden geçmek gerekiyordu. Şimdi bu süre yanılmıyorsam 8 aya düştü.
Bekçilik içinse bu eğitim 2 aycık. Haydi silahını al göreve marş marş. Silahlı güvenlik olmak içinse kuruma parasını yatır, gez, göz arpacık, yallah işe...
İşte bu kadar kolay herşey. Bunlar devletin onay verdiği ruhsatlı silahlar. Bir de ruhsatsız silahı olanlar var ki, serum lastiğinden sapan almaktan daha kolay.
Şimdi gerçekten kendini bilen, görevine, sorumluklarına bağlı, iradesine hakim polis, asker, bekçi, güvenlik, korumalık yapan kişileri tenzih ediyorum. Lakin bir de silahı beline takınca kendini ne oldum delisi, kasabanın şerifi, o bölgenin sahibi sanalar var.
“Allahım yarattın bari takip et” diye yaradana bile serzeniş, sitem varken, “silahı verdin, bari takip et” diye kimse kimseye birşey demiyor.
Beline silah verilen şahısların periyodik aralıklara psikoloji, toplum sosyolojisi vs. eğitimi veya denetiminden geçmeleri gerekmiyor mu? Bu kişilerin kendileri başta olmak üzere aileleri, yakın çevreleri bir şekilde kontrol altında tutulması lazım değil mi?
Efendim o ona öyle demiş, bu da buna hakaret etmiş, çekmiş silahı vurmuş. Bu kadar basit mi mesele? O silahı taşıyacak, tutacak kişide çelik gibi irade, ahlak, insan sevgisi ve gerçekten sabır taşı kıvamında bir ruh gerekiyor. O ruhta sıkı bir eğitim, zorlu bir süreçten geçerek elde ediliyor. “Emmim şuranın başkanı, dayımın oğlu benim işi şuradan bağladı” denilerek olmuyor.
Bir gün önce keçi çobanı olan, bir bakıyorsun üzerinde üniforma, belinde silah ona buna poz keserek, “Yan bakanı yakarım” havalarında. Yakıyor da nitekim. Hem kendini ve ailesini, hem de karşısındakinin tüm etrafını.
Anlamı artık sadece sözlüklere hapsolmuş gariban liyakat; neredesin? Elma şekeri, ya da paket çay dağıtır gibi birilerine silah dağıtılmamalı. Kurşun adresi torpille soruyor bugünlerde... anlayana..
Yazılanların özeti geçtiğimiz hafta Polatlı’da yaşandı. 3 çocuğu vardı vurulan Mehmet Koç’un. Vuranında 2 engelli çocuğu olduğu söyleniyor. Peki bu çocukların suçu ne? Tüm gelişmiş teknoloji, ilim, fen, ilahiyat bir araya gelse zamanı geri sarıp telafi edebilir mi bu olayı. O çocukların birkaç saniyede felakete dönen hayatını geri getirebilir mi? Yok. O zaman önce o silahı teslim edeceğiniz kişiyi iyi seçeceksiniz.
Kıytırık bir araba alırken bile vuruğu var mı, motoru nasıl, darbeli mi diye işin tillahına danışırken, insan hayatıyla bire bir ilintili bir meseleye “Bizim yeğeni işe alıverin” gözüyle bakılmamalı. Hak edeni bile aldıktan sonra periyodik olarak her yönüyle takip etmeli.
“Ben diye bir şey yok. Ben 'sen'im” der Ernest Hemingway “Silahlara Veda” romanında. Bizde herşey “Liyakate veda” ile başladığından beri, akan kan kızılcık şerbeti laubaliliğinde...